Yükleniyor...
Risale-i Nur
Dil

Yirmi Dördüncü Söz’ün Beşinci Dalı’dır.

Beşinci Dal’ın “Beş Meyvesi” var.

Birinci Meyve: Ey nefisperest nefsim, ey dünyaperest arka­daşım! Muhabbet, şu kâinâtın bir sebeb-i vücûdudur. Hem şu

kâinâtın râbıtasıdır. Hem şu kâinâtın nûrudur, hem hayatıdır. İnsan, kâinâtın en câmi’ bir meyvesi olduğu için,

kâinâtı istîlâ edecek bir muhabbet, o meyvenin çekirdeği olan kalbine derc edilmiştir. İşte şöyle nihâyetsiz bir

muhabbete lâyık olacak, nihâyetsiz bir kemâl sâhibi olabilir.

İşte ey nefis ve ey arkadaş! İnsanın fıtratında havfa ve muhabbete âlet olacak iki cihaz derc olunmuştur.

Alâ küll-i hâl o muhabbet ve havf ya halka veya Hâlik’a mü­teveccih olacak. Halbuki halktan havf ise, elîm bir beliyedir.

Halka muhabbet dahi, belâlı bir musibettir. Çünki sen öyleler­den korkarsın ki, sana merhamet etmez veya senin istirhâmını

kabûl etmez. Şu haldeki havf, elîm bir belâdır. Muhabbet ise, sevdiğin şey, ya seni tanımaz, “Allah’a ısmarladık” demeyip

gider. Gençliğin ve malın gibi. Ya muhabbetin için seni tahkîr eder. Görmüyor musun ki, mecâzî aşklarda yüzde

doksan dokuzu, ma‘şûkundan şikâyet eder. Çünki Samed aynası olan bâtın-ı kalb ile sanem-misal dünyevî

mahbûblara perestiş etmek, o mahbûbların nazarında sakîldir ve istiskāl eder, reddeder. Zîrâ fıtrat, fıtrî

ve lâyık olmayan şeyi reddeder, atar. Şehvânî sevmekler, bahsimizden hâriçtir. Demek sevdiğin şeyler

ya seni tanımıyor, ya seni tahkîr ediyor. Ya sana refâkat etmiyor, senin rağmine mufârakat ediyor.

Madem öyledir, bu havf ve muhabbeti öyle birisine tevcîh et ki, senin havfın lezzetli bir tezellül olsun. Muhabbetin,

zilletsiz bir saadet olsun.

Evet, Hâlik-ı Zülcelâl’inden havf etmek, onun rahmetinin şefkatine yol bulup ilticâ etmek demektir. Havf, bir kamçıdır.

Onun rahmetinin kucağına atar. Ma‘lûmdur ki bir vâlide, meselâ bir yavruyu korkutup sînesine celb eder.

O korku o yavruya gayet lezzetlidir. Çünki şefkat sînesine celb ediyor. Halbuki bütün vâlidelerin

şefkatleri, rahmet-i İlâhiyenin bir lem‘asıdır. Demek havfullâhta bir azîm lezzet vardır. Madem havfullâhın

böyle lezzeti bulunsa, muhabbetullâhta ne kadar nihâyetsiz lezzet bulunduğu ma‘lûm olur.