Evet, ben yirmi dört saat evvel hassâsiyetimle ve a‘sâbımın rutûbetten te’sîriyle rahmet ve yağmurun gelmesini hissettiğim gibi, aynen öyle de; ben ve köyüm ve nâhiyem, kırk dört sene evvel Risâle-i Nûr’daki rahmet yağmurunu bir hiss-i kable’l-vukū‘ ile hissetmişiz demektir.
Umûm kardeşlerimize ve hemşîrelerimize selâm ve duâ ederiz ve duâlarını rica ederiz.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
Hiss-i kable’l-vukū‘ mektûbunun tetimmesi
[31]
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ بِعَدَدِ عَاشِرَاتِ دَقَٓائِقِ شَهْرِ رَمَضَانَ
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Risâle-i Nûr’un zuhûru hiss-i kable’l-vukū‘ ile küllî bir sûrette hissedilmesi gibi, Risâle-i Nûr’un hâs talebelerinin bir kısmının i‘tirâfıyla ve bir kısmının tarz-ı hayâtı Risâle-i Nûr gibi bir hizmete nâmzedliğini gösterdiği cihetle bu tetimmeyi yazıyorum. Evet, hiss-i kable’l-vukū‘ herkeste cüz’î küllî vardır. Hattâ hayvânâtta dahi vardır. Hattâ rü’yâ-yı sâdıkanın ehemmiyetli bir kısmı, bu hiss-i kable’l-vukū‘un nev‘indendir. Hattâ bazılarda ziyâde hassasiyet cihetiyle kerâmet derecesine çıkar. Benim a‘sâbımdaki hassâsiyetle yağmurdan
yirmi dört saat evvelki rutûbet-i havaiye ile yağmurun gelmesini hissetmem, bir cihette hiss-i kable’l-vukū‘ sayılabilir ve bir cihette sayılmaz.
Ben, Risâle-i Nûr’a ehemmiyetli hizmet eden kardeşlerimin tarz-ı hayâtlarına dikkat ettim, gördüm ki, aynı benim güzerân-ı hayâtım gibi, Risâle-i Nûr gibi bir netîceye göre techîz edilip sevkedilmiş.
Evet, Husrev, Feyzî, Hâfız Alî, Nazîf gibi çok kardeşlerimizin geçen tarz-ı hayâtları bu hizmet-i nûriyeye göre bir vaziyet verildiğini onlar hissettikleri gibi; ben de çok hâs kardeşlerimde, hattâ burada da aynen tarz-ı hayâtım gibi böyle bir nûrânî meyveyi vermek için tanzîm edilmiş görüyorum. Hissetmeyen kısmı, dikkat etseler hissedecekler. Ben kendim, bütün hayatımın hârika kısmını, evvelce Gavs-ı A‘zam’ın (ks) bir silsile-i kerâmeti telâkkî ediyordum. Şimdi Risâle-i Nûr’un bir silsile-i ikrâmâtı olduğu tebeyyün etti.
Ezcümle: Ben hürriyetten evvel İstanbul’a gelirken, yolda, bir iki mühim ilm-i kelâm’a âit kitablar elime geçti. Dikkatle mütâlaa ettim. İstanbul’a geldikten sonra, sebebsiz olarak hem ulemâyı, hem mekteb muallimlerini münâzaraya “Kim ne isterse benden sorsun” diye iʻlân ettim. Medâr-ı hayrettir ki, münâzaraya gelenlerin bütün sordukları suâller, yolda mütâlaa ettiğim ve hâfızamda kaldığı mes’elelerdi. Hem feylesofların sordukları suâller, hâfızamda bulunan mes’elelerdi.
Şimdi anlaşıldı ki, o fevkalâde muvaffakiyet ve benim de haddimden çok ziyâde o hodfurûşluk ve ma‘nâsız izhâr-ı fazîlet ise, ileride Risâle-i Nûr’un İstanbul’ca ve ulemâca makbûliyetine ve ehemmiyetine zemîn ihzâr etmek imiş.
İkincisi: Hattâ ben fakîr ve muhtâç olduğum ve zâhid ve sofu ve riyâzetçi olmadığım ve büyük bir şeref ve haysiyet ve hânedânlık haysiyetinden, şan ve şerefinden hissedâr olmadığım hâlde -târîhçe-i hayâtımda yazıldığı gibi- küçükten beri halkların mallarını, hediyelerini kabul edemiyordum, ihtiyâcımı izhâra tenezzül edemiyordum. Beni bilenler gibi ben de çok hayret ederdim. Şimdi hâssaten birkaç sene zarfında anlaşıldı ki, Risâle-i Nûr’un dehşetli bir mücâhedesinde, tama‘ ve mal yüzünden mağlûb olmamak ve i‘tirâz gelmemek için o hâlet-i rûhiye bize ihsân edilmişti. Yoksa düşmanlarım, o cihetten büyük bir darbe indirecektiler.
Hem ezcümle, Eski Saîd siyâsette çok ileri gittiği hâlde, Yeni Saîd de tarafdâr bulmak için çok muhtâç olduğu zamanda bütün insanları merâk ile meşgūl eden bu beş altı senedeki beşer tûfanları, siyâset fırtınaları içinde kat‘â ve aslâ beni meşgūl etmedi ve merâkla mağlûb etmedi ve beş sene, bilmeyi merâk etmedim. Beni bilenler gibi, ben de bu hâle çok hayret ederdim. Hattâ kendi kendime der idim: Acaba ben mi dîvâne olmuşum ki, bütün dünyayı kendiyle meşgūl eden bu hâdisâta bakmıyorum, ehemmiyet vermiyorum. Yoksa insanlar mı dîvâne olmuşlar? diye
hayret içinde idim. Şimdi hem ma‘nevî ihtârla, hem mezkûr hiss-i kable’l-vukū‘lar ile, hem meydândaki Risâle-i Nûr’un galebe ve serbestiyeti ile tahakkuk etti ki, Risâle-i Nûr’daki hakîkat-i ihlâs, Rızâ-yı İlâhîden başka hiçbir şeye âlet ve tâbi‘ olamaz. Ve Kur’ân’dan başka hiçbir nokta-i istinâdı olmadığını isbât etmek için o acîb hâlet-i rûhiye verilmiş.
Husrev mektûbunda demiş ki: “Yüzümüzden çektiğin zahmetlerden hakkını helâl et.” Ben de derim: Yüz bin def‘a helâl ediyorum. Çünkü o zahmetler bütün rahmetler oldu. Noktaları silindi. Fakat benim hatâlar ve kusûrlarımla sizin çektiğiniz zahmetler cihetiyle hakkınızı siz bana helâl etmelisiniz. Ben i‘tirâf ediyorum ki, sizin gibi hâlis, sâfî zâtlara tam kardeş olmaya lâyık değilim. İnşâallâh Cenâb-ı Hakk merhametiyle sizlerin yüzünden beni de affeder.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي
Kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
[32]
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk, Sarsılmaz, Sebâtkâr, Fedâkâr, Vefâdâr Kardeşlerim,
Bilirsiniz ki, Ankara ehl-i vukūfu, Risâle-i Nûr’a âit kerâmetleri ve işârât-ı gaybiyeleri