Yani kemâl-i hikmetini ve çok esmâsının cilvelerini göstermek gibi çok dakîk hikmetler için, kâinâtın anâsırından bir kısım mevcûdâtı inşâ ediyor. Her emrine tâbi‘ olan zerrâtları ve maddeleri, rezzâkıyet kanunu ile onlara gönderir ve onlarda çalıştırır.
Evet Kādir-i Mutlak’ın iki tarzda hem ibdâ‘, hem inşâ sûretinde îcâdı var. Varı yok etmek ve yoğu var etmek; en kolay, en suhûletli ve belki dâimî ve umûmî bir kanunudur. Bir baharda, üç yüz bin envâ‘-ı zîhayat mahlûkātın şekillerini, sıfatlarını, belki zerrâtlarından başka bütün keyfiyât ve ahvâllerini hiçten var eden bir kudrete karşı, “yoğu var edemez” diyen adam, yok olmalı! Tabiatı bırakan ve hakîkate geçen zât diyor ki, “Cenâb-ı Hakk’a zerrât adedince şükür ve hamd ü senâ ediyorum ki, kemâl-i îmânı kazandım, evhâm ve dalâletlerden kurtuldum; ve hiçbir şübhem de kalmadı.”
اَلْحَمْدُ لِلّٰهِ عَلٰي د۪ينِ الْاِسْلَامِ وَكَمَالِ الْا۪يمَانِ
سُبْحَانَكَ لَا عِلْمَ لَنَٓا اِلَّا مَا عَلَّمْتَنَٓا اِنَّكَ اَنْتَ الْعَل۪يمُ الْحَك۪يمُ
YİRMİDÖRDÜNCÜ LEM‘A
Tesettür hakkındadır.
Onbeşinci Nota’nın İkinci ve Üçüncü Mes’eleleri iken, ehemmiyetine binâen Yirmidördüncü Lem‘a olmuştur.
بِسْمِ اللّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
يَٓا اَيُّهَا النَّبِيُّ قُلْ لِاَزْوَاجِكَ وَبَنَاتِكَ وَنِسَٓاءِ الْمُؤْمِن۪ينَ يُدْن۪ينَ عَلَيْهِنَّ مِنْ جَلَاب۪يبِهِنَّ -ilâ âhirihî- âyeti, tesettürü emrediyor. Medeniyet-i sefîhe ise, Kur’ân’ın bu hükmüne karşı muhâlif gidiyor. Tesettürü, fıtrî görmüyor, “Bir esârettir” diyor? (Hâşiye)
Hâşiye: Mahkemeye karşı yazılan ve mahkemeyi susturan lâyiha-i temyîzin müdâfaâtından bir parçadır: Ben de adliyenin mahkemesine derim ki, bin üç yüz elli senede ve her asırda üç yüz elli milyon insanların hayat-ı ictimâiyelerinde en kudsî ve hakîkatli bir düstûr-u İlâhîyi, üç yüz elli bin tefsîrin tasdîklerine ve ittifâklarına istinâden ve bin üç yüz elli sene zarfında geçmiş ecdadımızın i‘tikādlarına iktidâen tefsîr eden bir adamı mahkûm eden haksız bir kararı, rû-yu zemînde adâlet varsa, elbette o kararı red ve bu hükmü nakzedecektir.
Elcevab: Kur’ân-ı Hakîm’in bu hükmü, tam fıtrî olduğuna ve muhâlifi gayr-i fıtrî olduğuna delâlet eden çok hikmetlerden, yalnız dört hikmetini beyân ederiz.
Birinci Hikmet: Tesettür, kadınlar için fıtrîdir ve fıtratları iktizâ ediyor. Çünkü kadınlar, hilkaten zaîfe ve nâzik olduklarından, kendilerini ve hayatlarından ziyâde sevdikleri yavrularını himâye edecek bir erkeğin himâye ve yardımına muhtaç bulunduklarından, kendilerini sevdirmek ve nefret ettirmemek ve istiskāle ma‘rûz kalmamak için, fıtrî bir meyilleri var. Hem kadınların on adedden altı yedisi, ya ihtiyârdır veya çirkindir ki; ihtiyârlığını ve çirkinliğini herkese göstermek istemezler. Ya kıskançtır; kendisinden daha çok güzellere nisbeten çirkin düşmemek veya tecâvüzden ve ittihâmdan korkar, taarruza ma‘rûz kalmamak için ve kocası nazarında hıyânetle müttehem olmamak için, fıtraten tesettür isterler. Hatta dikkat edilse, en ziyâde kendini saklayan ihtiyârlardır. Ve on adedden ancak iki üç tanesi bulunabilir ki; hem genç olsun, hem güzel olsun, hem kendini göstermekten sıkılmasın. Ma‘lûmdur ki; insan, sevmediği ve istiskāl ettiği adamların nazarlarından sıkılır, müteessir olur. Elbette açık-saçıklık kıyafetine giren güzel bir kadın, bakmasına hoşlandığı nâ-mahrem erkeklerden onda iki üçü varsa, yedi sekizinden istiskāl eder. Hem tefahhuş ve tefessüh etmeyen bir güzel kadın, nâzik ve serîütteessür olduğundan, maddeten te’sîri tecrübe edilen, belki semlendiren pis nazarlardan, elbette sıkılır. Hatta işitiyoruz; açık-saçıklık yeri olan Avrupa’da çok kadınlar, bu dikkat-i nazardan sıkılarak, “Bu alçaklar bizi göz hapsine alıp sıkıyorlar” diye polislere şekvâ ediyorlar.
Demek medeniyetin ref‘-i tesettürü, hilâf-ı fıtrattır. Kur’ân’ın tesettür emri fıtrî olmakla beraber, o ma‘den-i şefkat ve kıymetdar birer refîka-i ebediye olabilen kadınları, tesettür ile sukūttan, zilletten ve ma‘nevî esâretten ve sefâletten kurtarıyor. Hem kadınlarda, ecnebî erkeklere karşı fıtraten korkaklık ve tahavvüf var. Tahavvüf ise, fıtraten tesettürü iktizâ ediyor. Çünkü sekiz dokuz dakika bir zevki cidden acılaştıracak, sekiz dokuz ay ağır bir veled yükünü zahmetle çekmekle beraber, hâmîsiz bir veledin terbiyesiyle sekiz dokuz sene, o sekiz dokuz dakika, o gayr-i meşrû‘ zevkin belâsını çekmek ihtimâli var ve kesretle vâki‘ olduğundan, cidden şiddetle nâ-mahremlerden fıtratı korkar ve cibilliyeti sakınmak ister.
Ve tesettür etmekle nâ-mahremin iştihâsını açmamak ve tecâvüzüne meydan vermemek, zayıf hilkati emreder ve kuvvetli ihtâr eder. Ve bir siperi ve kal‘ası, çarşafı olduğunu gösterir. Mesmûâtıma göre, merkez ve pâyitaht-ı hükûmette, çarşı içinde, gündüzde, ahâlinin gözleri önünde, gāyet âdî bir kundura boyacısı, dünyaca rütbeten büyük bir adamın açık bacaklı karısına bilfiil sarkıntılık etmesi, tesettür aleyhinde olanların o hayâsız yüzlerine bir şamar vuruyor.
İkinci Hikmet: Kadın ve erkek ortasında gāyet esaslı ve şiddetli münâsebet ve muhabbet ve alâka; yalnız dünyevî hayatın ihtiyâcından ileri gelmiyor. Evet bir kadın, kocasına yalnız hayat-ı dünyeviyeye mahsûs bir refîka-i hayat değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refîka-i hayattır. Madem hayat-ı ebediyede dahi kocasına refîka-i hayat olacaktır; elbette ebedî arkadaşı ve dostu olan kocasının nazarından gayrı, başkasının nazarını kendi mehâsinine celbetmemek ve kocasını darıltmamak ve kıskandırmamak lâzım gelir. Madem mü’min olan kocasının, sırr-ı îmâna binâen onun ile alâkası, hayat-ı dünyeviyeye münhasır değil ve yalnız hayvânî ve güzellik vaktine mahsûs, muvakkat bir muhabbet değildir. Belki hayat-ı ebediyede dahi bir refîka-i hayat noktasında esaslı ve ciddî bir muhabbetle ve hürmetle alâkadârdır. Hem yalnız gençliğinde ve güzellik zamanında değil, belki ihtiyârlık ve çirkinlik vaktinde dahi, o ciddî hürmet ve muhabbeti taşıyor. Elbette ona mukābil, o da kendi mehâsinini onun nazarına tahsîs etmesi ve muhabbetini ona hasretmesi muktezâ-yı insaniyettir. Yoksa pek az kazanır, pek çok kaybeder.
Hem şer‘an koca, karıya küfüv olmalı. Yani birbirine münâsib olmalı. Bu küfüv ve denk olmanın, en mühimmi diyânet noktasındadır. Ne mutlu o kocaya ki; kadınının diyânetine bakıp kadınını taklîd eder. Refîkasını hayat-ı ebediyede kaybetmemek için mütedeyyin olur. Bahtiyardır o kadın ki; kocasının diyânetine bakıp “Ebedî arkadaşımı kaybetmeyeyim” diyerek takvâya girer. Veyl o erkeğe ki; sâliha kadınını ebedî kaybettirecek olan sefâhete girer. Ne bedbahttır o kadın ki; müttakî kocasını taklîd etmez. O mübârek ebedî arkadaşını kaybeder. Binler veyl o iki bedbaht zevc ve zevceye ki; birbirinin fıskını ve sefâhetini taklîd ediyorlar. Ve birbirinin ateşe atılmasına yardım ediyorlar.
Üçüncü Hikmet: Bir âilenin saadet-i hayatiyesi; koca ve karı mâbeyninde bir emniyet-i mütekābile ve samîmî bir hürmet ve muhabbetle devam eder. Tesettürsüzlük ve açık-saçıklık, o emniyeti bozar ve o mütekābil hürmet ve muhabbeti de kırar. Çünkü
açık-saçıklık kılığına giren on kadından ancak bir tanesi bulunur ki, kocasından daha güzelini görmediğinden, kendini ecnebiye sevdirmeye çalışmaz. Dokuzu, kocasından daha iyisini görür. Ve yirmi adamdan ancak bir tanesi, karısından daha güzelini görmüyor. O vakit, o samîmî muhabbet ve hürmet-i mütekābile gitmekle beraber, gāyet çirkin ve gāyet alçakça bir hissi uyandırmaya sebebiyet verebilir. Şöyle ki; insan, hemşîresi misillû mahremlerine karşı fıtraten şehevânî hissi taşıyamıyor. Çünkü; mahremlerin sîmâları, karâbet ve mahremiyet cihetindeki şefkat ve muhabbet-i meşrûayı ihsâs ettiği cihetle; nefsî ve şehevânî temâyülâtı kırar. Fakat bacaklar gibi şer‘an mahremlere de göstermesi câiz olmayan yerlerini açık-saçık bırakmak, süflî nefislere göre gāyet çirkin bir hissin uyanmasına sebebiyet verebilir. Çünkü mahremin sîmâsı, mahremiyetten haber verir ve nâ-mahreme benzemez. Fakat meselâ, açık bacak, mahremin gayrısıyla müsâvîdir. Mahremiyeti haber verecek bir alâmet-i fârikası olmadığından, hayvânî bir nazar-ı hevesi, bir kısım süflî mahremlerde uyandırmak mümkündür. Böyle bir nazar ise, tüyleri ürpertecek bir sukūt-u insaniyettir.
Dördüncü Hikmet: Ma‘lûmdur ki; kesret-i nesil, herkesçe matlûbdur. Hiçbir millet ve hiçbir hükûmet yoktur ki, kesret-i tenâsüle tarafdâr olmasın. Hatta Resûl-ü Ekrem Aleyhissalâtü Vesselâm ferman etmiş, تَنَاكَحُوا تَكَاثَرُوا فَاِنّ۪ي اُبَاه۪ي بِكُمُ الْاُمَمَ -ev kemâ kāl- yani, “İzdivâc ediniz; çoğalınız. Ben kıyâmette, sizin kesretinizle iftihâr edeceğim.” Halbuki tesettürün ref‘i, izdivâcı teksîr etmeyip, çok azaltıyor. Çünkü en serseri ve asrî bir genç dahi, refîka-i hayatını nâmuslu ister. Kendisi gibi asrî, yani açık-saçık olmasını istemediğinden bekâr kalır, belki de fuhşa sülûk eder. Kadın öyle değil, o derece kocasını inhisâr altına alamaz. Çünkü; kadının âile hayatında müdür-ü dâhilî olması haysiyetiyle, kocasının bütün malına ve evlâdına ve her şeyine muhâfaza me’muru olduğundan, en esaslı hasleti sadâkattir, emniyettir. Açık-saçıklık ise, bu sadâkati kırar, kocasının nazarında emniyeti kaybeder, ona vicdan azabı çektirir.
Hatta erkeklerdeki iki güzel haslet olan cesâret ve sehâvet kadınlarda bulunsa, bu emniyete ve sadâkate zarar olduğu için, ahlâk-ı seyyiedendir, kötü haslet sayılırlar. Fakat kocasının vazîfesi, ona hazinedârlık ve sadâkat değildir, belki himâyet ve merhamet ve hürmettir. Onun için, o erkek inhisâr altına alınmaz. Başka kadınları da
nikâh edebilir. Memleketimiz Avrupa’ya kıyâs edilmez. Çünkü orada düello gibi çok şiddetli vâsıtalarla açık-saçıklık içinde nâmus bir derece muhâfaza edilir. İzzet-i nefis sâhibi birisinin karısına pis nazarla bakan, evvelâ boynuna kefenini takar, sonra bakar. Hem memâlik-i bâride olan Avrupa’daki tabiatlar, o memleket gibi bârid ve câmiddirler. Bu Asya, yani âlem-i İslâm kıt‘ası, ona nisbeten memâlik-i hârredir. Ma‘lûmdur ki; muhîtin, insanın ahlâkı üzerinde te’sîri vardır. O bârid memlekette, soğuk insanlarda hevesât-ı hayvâniyeyi tahrîk etmek ve iştihâyı açmak için açık-saçıklık, belki çok sû’-i isti‘mâlâta ve israfa medâr olmaz. Fakat serîütteessür ve hassâs olan o memâlik-i hârredeki insanların hevesât-ı nefsâniyesini mütemâdiyen tehyîc edecek açık-saçıklık, elbette sû’-i isti‘mâlâta ve isrâfâta ve neslin za‘fiyetine ve sukūt-u kuvvete sebebdir. Bir ayda veya yirmi günde bir ihtiyâc-ı fıtrîye mukābil, herbirkaç günde kendini bir israfa mecbûr zanneder. O vakit, her ayda on beş gün kadar hayız gibi ârızalar münâsebetiyle kadından tecennüb etmeye mecbûr olduğundan, nefsine mağlûb ise fuhşiyâta meyleder.
Şehirliler; köylülere ve bedevîlere bakıp tesettürü kaldıramaz. Çünkü köylerde ve bedevîlerde, derd-i maîşet meşgalesiyle ve bedenen çalışmak ve yorulmak münâsebetiyle, hem şehirlilere nisbeten nazar-ı dikkati az celbeden ma‘sûme işçi ve bir derece kaba kadının kısmen açık olmaları, hevesât-ı nefsâniyeyi tehyîce medâr olamadığı gibi; serseri ve işsiz adamlar az bulunduğundan, şehirdeki mefâsidin onda biri onlarda bulunmaz. Öyle ise onlara kıyâs edilmez.
Birden ihtâr edilen bir mes’ele-i mühimme
Âhirzamanın fitnesinde en dehşetli rolü oynayan, tâife-i nisâiye ve onların fitnesi olduğu, hadîsin rivâyetlerinden anlaşılıyor. Evet nasıl ki târihlerde, eski zamanda “Amazonlar” nâmında gāyet silâhşör kadınlardan mürekkeb bir tâife-i askeriye, hârika harbler yaptıkları naklediliyor. Aynen öyle de; bu zamanda, zındıka dalâletinin, İslâmiyete karşı yaptığı muhârebesinde, nefs-i emmârenin planıyla, şeytanın kumandasına verilen fırkalardan en dehşetlisi; açık bacak kadınlarla, yarım çıplak hanımlardır ki, açık bacaklarıyla dehşetli bıçaklarla ehl-i îmâna taarruz edip saldırıyorlar. Nikâh yolunu kapamaya,
ve fuhuşhâne yolunu genişlendirmeye çalışarak; çokların nefislerini birden esîr edip, kalb ve ruhlarını kebâirle yaralıyorlar. Belki o kalblerden bir kısmını öldürüyorlar. Birkaç sene nâ-mahrem hevesâtına göstermenin tam cezâsı olarak; o bıçaklı bacaklar, cehennemin odunları olup, en evvel o bacaklar yanacaklarını ve dünyada emniyet ve sadâkati kaybettiği için, hilkaten çok istediği ve fıtraten muhtaç olduğu münâsib kocayı daha bulamazlar. Bulsalar da başlarına belâ bulurlar.
Hatta bu hâlin neticesi olarak, o âhirzamanda, bazı yerlerde nikâha rağbetsizlik yüzünden, kırk kadına bir erkek nezâret edecek derecede, kadınların ehemmiyetsiz, sâhibsiz, kıymetsiz bir sûrete gireceği, hadîsin rivâyetinden anlaşılıyor.
Madem hakîkat budur. Madem her güzel, güzelliğini sever. Elinden geldiği kadar muhâfaza etmek ister ve bozulmasını istemez. Ve madem güzellik, bir ni‘mettir. Ni‘mete şükredilse, ma‘nen ziyâdeleşir. Şükredilmezse değişir, çirkinleşir. Elbette güzelin aklı varsa, hüsn-ü cemâlini, günahları kazanmak ve kazandırmaktan ve çirkin ve zehirli yapmaktan ve o ni‘meti, küfrân ile medâr-ı azâb bir sûrete çevirmekten bütün kuvvetiyle kaçacak. Ve o fânî, beş-on senelik cemâli bâkîleştirmek için, meşrû‘ bir tarzda isti‘mâl ile, o ni‘mete şükredecek. Yoksa, ihtiyârlıkta uzun zaman istiskāle ma‘rûz kalıp, me’yûsâne ağlayacak. Ve kabrinde, çok günahları kazanan ve kazandıran o çıplak bacakları yılan suretinde görünecek. Ve cehennemde o çirkinleşmiş güzel a‘zâlarının yanmalarının azablarını çekecek. Eğer terbiye-i İslâmiye dâiresinde, âdâb-ı Kur’âniye zînetiyle o cemâl güzelleştirilse; o fânî hüsün, ma‘nen bâkî kalacağı ve cennette hûrilerin cemâlinden daha şirin, daha parlak bir tarzda kendine verileceği, hadîste kat‘iyetle sâbittir. Eğer o güzelin zerre mikdar aklı varsa, bu güzel ve parlak ve ebedî neticeyi elinden kaçırmayacak.
YİRMİBEŞİNCİ LEM‘A
Hastalar Risâlesi
Yirmibeş devâdır. Hastalara bir merhem ve bir teselli ve ma‘nevî bir reçete ve bir “Iyâdetü’l-marîz” ve “Geçmiş olsun” ma‘nâsında yazılmıştır.
İhtâr: Bu ma‘nevî reçete, bütün yazdıklarımızın fevkınde bir sür‘atle (Hâşiye) te’lîf edildiği gibi; hem umuma muhâlif olarak tashîhâta ve dikkate vakit bulunamadı. Te’lîfi gibi gāyet sür‘atle, ancak bir def‘a nazardan geçirildi. Demek müsvedde-i evvel hükmünde müşevveş kalmıştır. Kalbe fıtrî bir sûrette gelen hâtırâtı, san‘atla ve dikkatle bozmamak için, yeniden tedkîkāta lüzûm görmedik. Okuyan zâtlar, hususan hastalar, bazı nâhoş ibârelerden veyahud ağır kelimelerden sıkılıp gücenmesinler, bana da duâ etsinler.
بِسْمِ للّٰهِ الرَّحْمٰنِ الرَّح۪يمِ
اَلَّذ۪ينَ اِذَٓا اَصَابَتْهُمْ مُص۪يبَةٌ قَالُٓوا اِنَّا لِلّٰهِ وَاِنَّٓا اِلَيْهِ رَاجِعُونَ ٭ وَالَّذ۪ي هُوَ يُطْعِمُن۪ي وَيَسْق۪ينِ ٭ وَاِذَا مَرِضْتُ فَهُوَ يَشْف۪ينِ
Şu lem‘ada, nev‘-i beşerin on kısmından bir kısmını teşkîl eden musibetzede ve hastalara hakîkî bir teselli ve nâfi‘ bir merhem olabilecek Yirmibeş Devâ icmâlen beyân ediliyor.
Birinci Devâ: Ey bîçâre hasta! Merak etme, sabret. Senin hastalığın sana derd değil, belki bir nevi‘ devâdır. Çünkü ömür bir sermayedir, gidiyor. Eğer meyvesi bulunmazsa zâyi‘ olur. Hem ömür rahat ve gafletle olsa, pek çabuk gidiyor. Hastalık, senin o sermayeni büyük kârlarla meyvedâr ediyor. Hem ömrün çabuk geçmesine meydan vermiyor, tutuyor, uzun ediyor, tâ meyvelerini verdikten sonra bırakıp gitsin. İşte, ömrün hastalıkla uzun olmasına işareten bu darb-ı mesel, dillerde destan olmuştur ki; “Musibet zamanı çok uzundur, safâ zamanı pek kısa olur.”
Hâşiye: Bu risâle, dört buçuk saat zarfında te’lîf edilmiştir. Evet Evet Evet Evet
Rüşdü Re’fet Husrev Saîdü’n-Nûrsî