[353]
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelen: Kastamonu’da sekiz sene mübârek mahdûmu ve merhûm refîkasıyla Risâle-i Nûr’a fevkalâde bir sadâkatla çalışan ve kalemiyle Risâle-i Nûr’a çok hizmet eden ve çokları nûr dâiresine getiren ve hapishânede kendi gibi kahramanlardan olan Sâdık Bey’le hem istirâhatıma, hem nûr şâkirdlerinin tesânüdüne ehemmiyetli hizmet eden ve Feyzî ve Emîn ve İhsân ve Ahmedler gibi hâs kardeşlerimizle, yine Kastamonu’da nûrlara hizmet eden Küçük Şeyh nâmında Hilmî Bey bana mektûbunda, Nûrcu olan refîkasının vefâtını bildiriyor. O merhûme hakkında medâr-ı şükrândır ki, bir iki aydır, duâlarımda Zehrâlar dediğim vakit, Hacerler de derdim. İçinde o merhûmeyi de niyet ediyordum. Vefâtını bilmiyordum. Allâh ona binler rahmet eylesin ve akrabasına sabr-ı cemîl ihsân etsin. Âmîn.
Sâniyen: Zülfikār’daki gāyet şîrîn yazısı, gāyet haşmetli tarzı ve pek az yanlışları, onu yazan ve çıkarana hârika bir yâdigâr-ı ebedîdir. Husrev’in, çok az ve ehemmiyetsiz yanlışlarını çok görmesi ve kendini kusûrlu bilmesi, onun kemâline ve tevâzuuna delîldir. Evet, cetveldeki yanlışları bir kısmı makineye âittir,
husûsen sönük kısmında. Bir kısmı da me’haz olan nüshalara âittir. Pek az bir kısmı, hem ma‘nâsını bozmayan ehemmiyetsiz sehivler Husrev’e âit olabilir. O sehivden mahcûbiyet değil, bilakis bu âzim eserde pek az sehiv büyük bir hünerdir. Hem ben, sabırsızlıkla bu sıhhatli ve dikkatli kalemin çabuk Asâ-yı Mûsâ’yı da yazıp makine kahramanlarına versin, çıksın, bizi çok zahmetli tashîhâttan kurtarıp o nüshalar bizim bedelimize her yerde tashîhâta me’haz ve medâr olsun diye bekliyorum.
Sâlisen: Risâle-i Nûr dâiresinde bulunan ve bilfiil çalışan hocalardan ve Konya hocalarından başka sâir hocalara, bugünlerde tashîhât yaparken şiddetli bir hiddet bana geldi. Çünkü Arabî okumayan nûr şâkirdlerinin fedâkârları, Arabî bilmemesinden sehivler, hatalar oluyor. Ben de zahmet çektiğimden, hem eski talebelerimden olan hocalara ve kardeşime, hem şimdiki Ankara’da ve İstanbul’daki resmî hocalara bağırarak dedim: Ey insâfsızlar! Neden hem vazîfeniz, hem medresenin mahsûlü, hem size farz-ı ayn gibi lüzûmu bulunan bu hizmet-i îmâniyede bana yardım etmiyorsunuz? Belki de sizin lâkaytlığınızdan çokların çekilmesine sebebiyet veriyorsunuz. İmâm-ı Alî’nin (ra) âhir zamanın bir kısım hocalarına vurduğu tokattan hissedâr oluyorsunuz diye dehşetli bir i‘tirâz kalbe gelirken, birden kalbini bozmayan hocaları müdâfaa etmek için üç ma‘nâ ihtâr edildi:
(Birincisi) Resmen iki büyük merkezde, iki hey’et-i ilmiye, beyânı münâsib olmayan çok esbâba binâen, her vesîle ile, hoca kısımlarının Risâle-i Nûr’dan çekilmeleri için çok vâsıtaları isti‘mâl ediyorlar. Me’mûriyet gibi derd-i maîşet belâsıyla bîçâre hocaları dâirelerine çekip, nûrlardan uzaklaştırıyorlar. Bîçâre hocalar, nûrların kıymetini bilmiyorlar değil, belki derd-i maîşet veyahud o hey’et-i ulemâdaki büyük hocalara i‘timâd edip ve kendi tahsîl ettiği ilm-i dînî kendi îmânını kurtaracak derecesindedir zannıyla lâkayt kalıp, ruhsâtla amel etmeye kendine fetvâ buluyor.
(İkinci Ma‘nâ) Bu kadar dehşetli bir hücûm ve tazyîke ma‘rûz kalan Risâle-i Nûr ve şâkirdlerini, evhâm yüzünden, güyâ Menemen ve Şeyh Saîd vâkıaları gibi bir hâdisenin ihtimâli var diye iki def‘a imhâ için, hem perde altında eskiden beri düşmanlarım, hem resmen kanun ve idâre ve siyâset cihetinde merhametsiz bir sûrette bazı erkân-ı hükûmetin bizi iki def‘a hapis ve ithâm etmesi ve resmî ve gayr-ı resmî propagandalarla herkesi bizden ve nûrlardan ürkütmesiyle, elbette hassas ve bir derece zayıf hocalara ehemmiyetli bir korku verip bir ma‘zeret olur. Onun için, ekseriyet değil, belki yalnız fevkalâde bir cesâret ve gayret taşıyan bir kısım hocalar, nûrlar dâiresine girip, girmeyenleri de bir derece affettirdiler.
(Üçüncü Ma‘nâ) Şimdilik te’hîr edildi. Meselâ, bazı hocalar, minâre kadar yüksek bir adamı, hem alnında zâhir okunacak bir yazı bulunacak, hem birden eli bir su ile delinecek gibi hakîkatin perdesi olan teşbîhleri hakîkat zannetmek bahânesiyle, nûrun bazı ihbârât-ı gaybiyesi, sathî nazarlarına muvâfık gelmiyor, ona daha yanaşmıyor.
Râbian: Cenâb-ı Hakk’a hadsiz şükür olsun ki, bu zamanda Risâle-i Nûr’da, nokta-i istinâd olarak avâm-ı mü’minînin en ziyâde muhtâç oldukları ve nûrda buldukları öyle bir hakîkat ki, hiçbir şeye âlet olmayacak ve hiçbir garaz ve maksad içine girmeyecek ve hiçbir şüphe ve vesveseye meydân vermeyecek ve hiçbir düşman ona bahâne bulup çürütmeyecek ve yalnız hak ve hakîkat için ona çalışanlar bulunacak, dünya maksadları ona karışmayacak. Tâ ki, uzakta olan ehl-i îmân, o hakîkate ve sâdık nâşirlerine tam i‘timâd edip îmânlarını, zındıkların ve dinsizlerin, dîn aleyhindeki dehşetli feylesofların i‘tirâzlarından ve inkârlarından kurtarsınlar.
Evet, o ehl-i îmân, lisân-ı hâl ile diyecek ki: Mâdem bu hakîkati, bu kadar şiddetli düşmanları çürütemediler ve i‘tirâz edemiyorlar; ve şâkirdleri, haktan başka onun hizmetinde hiçbir maksad taşımıyorlar; elbette o hakîkat, ayn-ı hak ve
mahz-ı hakîkattir diye bin burhân kadar bir delîl hükmünde îmânını kuvvetlendirir ve kurtarır. Ve İslâmiyet’te bir hakîkatsizlik mı var? Diye daha evhâma düşmeyecekler.
Hâmisen: İki def‘adır, himmeti uzun, eli kısa Abdurrahmân Salâhaddîn, Asâ-yı Mûsâ’yı ve Zülfikār’ın bir kısmını Câmiü‘l-Ezher’e göndermek istemiş, hilâf-ı me’mûl olarak, o lüzûmlu ve ehemmiyetli yere bazı esbâba binâen gitmemiş. اَلْخَيْرُ ف۪ى مَا اخْتَارَهُ اللّٰهُ kāidesince, belki ben o iki nüshaya bakmadığım ve tashîh edemediğim için, o inceden inceye her şeyi tedkîk eden ulemâ hey‘etine, tam bir tashîh gördükten sonra, hem tam Zülfikār ve Asâ-yı Mûsâ berâber olarak gitmek münâsibdir diye kalbime geldi. Belki ehemmiyetli ve ulemânın i‘tirâzını celbedecek sehivler içinde var. Onun için o iki risâleyi Salâhaddîn bana göndersin ki, ben bakacağım. Sonra İnşâallâh hem tam Zülfikār’ı, hem Asâ-yı Mûsâ ile, hem Tılsım Mecmûası ile, hem ehemmiyetli bir beyânnâme ile berâber göndereceğiz.
Sâdisen: Sadâkati, ihlâsı, gayreti, ihtiyâtından pek ziyâde olan hâs ve fa‘âl kardeşimiz Mustafâ Usman, kanâat etmeyerek Isparta tarîkinin fevkinde Emirdağ ile dahi muhâberesi nazar-ı dikkati celbetmiş ki, o mektûbunda yazıyor: Emirdağı’ndan gelen bir mektûbumuzu açmıştılar. Her ne ise, ehemmiyeti yok. Fakat
İhtiyât etmek lâzımdır. O ve çok fedâkâr arkadaşları hakîkaten Risâle-i Nûr’a pek büyük bir ciddiyet ve iştiyâk ile çalışıyorlar. Mektûbunda isimleri bulunan o kahramanlara çok selâm ve muvaffakiyetlerine duâ ve hizmetlerini tebrîk ederiz.
Sâbian: Üstâdlarımdan birisi olan Mevlânâ Celâleddîn-i Rûmî’nin (kuddise sırruhû) mensûblarından olduğu anlaşılan eczacı Hâcı Abdüllatîf’in mektûbundan anlaşılıyor ki, bilerek, tam takdîr ederek nûrlara hizmet edecektir. Zâten ben bekliyordum ki, Mevlevîlerden bazı nûr kahramanları çıksın. İnşâallâh birisi bu olacak. Çok selâm ederim. Husûsî mektûb yazmaya hâlim müsâade etmediği için gücenmesinler. Orada, Sabrî ve mahdûmları ve nûr şâkirdlerine ve başta Hoca Vehbî Hazretleri olarak hocalarına çok selâm ederiz ve duâlarını bekleriz. (Hâşiye)
Umûm kardeşler ve hemşîrelerime binler selâm.
اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي
Hasta fakat memnûn kardeşiniz
Saîdü’n-Nûrsî
Hâşiye: İşârâtü’l-İ‘câz Arabî tefsîrden benim husûsî ve cildli nüsham Kastamonuda. Çaycı Emîn ve Feyzî’den isteyiniz. Bana lüzûmu var. Buraya gönderiniz.
Saîdü’n-Nûrsî
(354)
بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ
وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪
Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,
Evvelâ: Dokuz Zülfikār’la iki el yazısı Zülfikār emânetlerini aldık. Şehîd Hâfız Alî’nin Rüştü’sü ve bir vârisi ve mübârekler hey’etinin fa‘âl nûr nâşiri Hâfız Mustafâ’nın cem‘iyetli, benim merâk ettiğim noktaları ve benim hoşuma gidecek çok mâddeleri beyân eden güzel mektûbunu sandık içinde bulduk, bin Maşâallâh ve Bârekallâh dedik.
Nûr santrali ve Yirmi Yedinci Mektûb’u tezyîn eden fıkralarıyla çokları nûrlara dâhil eden kardeşimiz Sabrî’nin güzel ve uzun bir mektûbunu da içinde bulduk. Ma‘sûmların kahramanlarından mahdûmu Nûreddîn’in Hâfız Mustafâ ile ve nûrların nâşirleri iki Alî ile ve Osmân ve Abdurrahmân gibi arkadaşlarının selâmlarına mukābil çok selâm ve duâ ediyoruz. Sabrî’nin güzel mektûbu ve İnebolulu Küçük İbrâhîm’in güzel mektûbunu da kısmen Lâhika’ya geçmek üzere leffen gönderildi. Sabrî’nin mektûbunda Barlalı Hakkı Efendi’nin, Şem‘î’nin kalemiyle nûrlara başlamaları beni çok mesrûr eyledi. Nûrun birinci medresesinde Hakkılar birincilerdendi.