Mektub 634

Sayfa 321

[634]

بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Hem geçmiş, hem gelecek, hem maddî, hem ma‘nevî bayramlarınızı ve mübârek gecelerinizi bütün rûh u cânımla tebrîk ve ettiğiniz ibâdet ve duâların makbûliyetini Rahmet-i İlâhiyeden bütün rûh u cânımızla niyâz edip, isteyip, o mübârek duâlara âmîn deriz.

Sâniyen: Hem çok def‘a ma‘nevî, hem çok cihetlerden ehemmiyetli iki suâllerine mahrem cevab vermeye mecbûr oldum.

Birinci Suâlleri: Ne için eskiden hürriyetin başında siyâsetle harâretle meşgūl oluyordun? Bu kırk seneye yakındır ki, bütün bütün terk ettin?

Elcevab: Siyâset-i beşeriyenin en esâslı bir kānûn-u esâsîsi olan “Selâmet-i millet için ferdler fedâ edilir, cemâatin selâmeti için eşhâs kurbân edilir, vatan için herşey fedâ edilir” diye, bütün nev‘-i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinâyetler, bu kanunun sûiistîmâlinden neş’et ettiğini kat‘iyen bildim. Bu kānûn-u esâsî-i beşeriye, bir hadd-i muayyenesi olmadığı için çok sûiistîmâle yol açmış. İki harb-i umûmî, bu gaddâr kānûn-u esâsînin sûiistîmâlinden çıkıp, bin sene beşerin terakkiyâtını zîr u zeber ettiği gibi, on cânî yüzünden doksan maʻsûmun mahvına

Sayfa 322

fetvâ verdi. Bir menfaat-i umûmiye perdesi altında şahsî garazlar, bir cânî yüzünden bir kasabayı harâb etti. Risâle-i Nûr bu hakîkati bazı mecmûa ve müdâfaâtta isbât ettiği için onlara havâle ediyorum.

İşte beşeriyet siyâsetlerinin bu gaddâr kānûn-u esâsîsine karşı, arş-ı a‘zamdan gelen Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’daki bu gelen kānûn-u esâsîyi buldum. O kanunu da şu âyet ifâde ediyor: وَلَا تَزِرُ وَازِرَةٌ وِزْرَ اُخْرٰي ٭ مَنْ قَتَلَ نَفْسًا بِغَيْرِ نَفْسٍ اَوْ فَسَادٍ فِى الْاَرْضِ فَكَاَنَّمَا قَتَلَ النَّاسَ جَم۪يعًا Yani bu iki âyet, bu esâsı ders veriyor ki: “Bir adamın cinâyetiyle başkalar mesʻûl olmaz. Hem bir maʻsûm, rızâsı olmadan, bütün insana da fedâ edilmez. Kendi ihtiyârıyla, kendi rızâsıyla kendini fedâ etse, o fedâkârlık bir şehâdettir ki, o başka mes’eledir” diye hakîkî adâlet-i beşeriyeyi te’sîs ediyor. Bunun tafsîlâtını da Risâle-i Nûr’a havâle ediyorum.

İkinci Suâl: Sen eskiden şarktaki bedevî aşâirde seyâhat ettiğin vakit, onları medeniyet ve terakkiyâta çok teşvîk ediyordun. Neden, kırk seneye yakındır, medeniyet-i hâzıradan “mimsiz” diyerek hayât-ı ictimâiyeden çekildin, inzivâya sokuldun?

Elcevab: Medeniyet-i hâzıra-i garbiye, semavî kānûn-u esâsîlere muhâlif olarak hareket ettiği için seyyiât-ı, hasenâtına; hataları, zararları, fâidelerine râcih geldi.

Sayfa 323

Medeniyetteki maksûd-i hakîkî olan istirâhat-ı umûmiye ve saâdet-i hayât-ı dünyeviye bozuldu. İktisâd, kanâat yerine, isrâf ve sefâhet; ve saʻy ve hizmet yerine, tenbellik ve istirâhat meyli galebe çaldığından, bîçâre beşeri hem gāyet fakîr, hem gāyet tenbel eyledi. Semâvî Kur’ân’ın kānûn-u esâsîsi لَيْسَ لِلْاِنْسَانِ اِلَّا مَا سَعٰى ٭ كُلُوا وَاشْرَبُوا وَلَا تُسْرِفُوا fermân-ı esâsîsiyle, beşerin saâdet-i hayâtiyesi, iktisâd ve saʻye gayrette olduğunu ve onunla beşerin havâs, avâm tabakası birbiriyle barışabilir diye Risâle-i Nûr bu esâsı îzâha binâen kısa bir iki nükte söyleyeceğim:

Birincisi: Bedevîlikte beşer üç dört şeye muhtâç oluyordu. O üç dört hâcâtını tedârik etmeyen, on adedde ancak ikisi idi. Şimdiki garb medeniyet-i zâlime-i hâzırası, sûiistîmâlât ve isrâfât ve hevesâtı tehyîc ve havâic-i gayr-ı zarûriyeyi, zarûrî hâcâtlar hükmüne getirip, görenek ve tiryâkîlik cihetiyle şimdiki o medenî insanın tam muhtâç olduğu dört hâcâtı yerine, yirmi şeye bu zamanda muhtâç oluyor. O yirmi hâcâtı tam helâl bir tarzda tedarîk edecek, yirmiden ancak ikisi olabilir. On sekizi muhtâç hükmünde kalır. Demek bu medeniyet-i hâzıra insanı çok fakîr ediyor. O ihtiyâç cihetinde beşeri zulme, başka haram kazanmaya sevketmiş. Bîçâre avâm ve havâs tabakasını dâimâ mübârezeye teşvîk etmiş. Kur’ân’ın kānûn-u esâsîsi olan vücûb-ı zekât, hürmet-i ribâ vâsıtasıyla avâmın

Sayfa 324

havâssa karşı itâatini ve havâssın avâma karşı şefkatini te’mîn eden o kudsî kanunu bırakıp, burjuvaları zulme, fukarâları isyâna sevketmeye mecbûr etmiş. İstirâhat-ı beşeriyeyi zîr u zeber etti.

İkinci Nükte: Bu medeniyet-i hâzıranın hârikaları, beşere birer niʻmet-i Rabbâniye olmasından, hakîkî bir şükür ve menfaat-ı beşerde isti’mâli iktizâ ettiği hâlde, şimdi görüyoruz ki, ehemmiyetli bir kısım insanı tenbelliğe ve sefâhete ve saʻyi ve çalışmayı bırakıp istirâhat içinde hevesâtı dinlemek meylini verdiği için saʻyin şevkini kırıyor. Ve kanâatsizlik ve iktisâdsızlık yoluyla sefâhete, isrâfa, zulme, harama sevkediyor. Meselâ, Risâle-i Nûr’daki Nûr Anahtarı’nın dediği gibi, radyo büyük bir niʻmet iken, maslahat-ı beşeriyeye sarfedilmek ile bir ma‘nevî şükür iktizâ ettiği hâlde, beşte dördü hevesâta, lüzûmsuz mâlâ-yaʻnî şeylere sarfedildiğinden, tenbelliğe, radyo dinlemekle heveslenmeye sevkedip, saʻyin şevkini kırıyor, vazîfe-i hakîkiyesini bırakıyor. Hattâ çok menfaatli olan bir kısım hârika vesâit, saʻy ve amel ve hakîkî maslahat-ı ihtiyâc-ı beşeriyeye istiʻmâli lâzım gelirken, ben kendim gördüm, ondan bir ikisi zarûrî ihtiyâcâta sarfedilmeye mukābil, ondan sekizi keyf, hevesât, tenezzüh, tenbelliğe mecbûr ediyor. Bu iki cüz’î misâle binler misâller var.

Sayfa 325

Elhâsıl: Medeniyet-i garbiye-i hâzıra, semâvî dînleri tam dinlemediği için, beşeri hem fakîr edip ihtiyâcâtı ziyâdeleştirmiş. İktisâd ve kanâat esâsını bozup, isrâf ve hırs ve tamaʻı ziyâdeleştirmeye, zulüm ve harâma yol açmış. Hem beşeri vesâit-i sefâhete teşvîk etmekle, o bîçâre muhtâç beşeri tam tenbelliğe atmış. Saʻy ve amelin şevkini kırıyor. Hevesâta, sefâhete sevkedip ömrünü fâidesiz zâyiʻ ediyor.

Hem o muhtâç ve tenbelleşmiş beşeri hasta etmiş. Sûiistîmâl ve isrâfât ile yüz nevʻi hastalığın sirâyetine, intişârına vesîle olmuş.

Hem üç şiddetli ihtiyâç ve meyl-i sefâhet ve ölümü her vakit hâtıra getiren kesretli hastalıklar ve dînsizlik cereyânlarının o medeniyetin içlerine yayılmasıyla, intibâha gelip uyanmış beşerin gözü önünde ölümü i‘dâm-ı ebedî sûretinde gösterip, her vakit beşeri tehdîd ediyor. Bir nevʻi cehennem azâbı veriyor.

İşte bu dehşetli musîbet-i beşeriyeye karşı, Kur’ân-ı Hakîm’in dört yüz milyon talebesinin intibâhıyla ve içinde semavî, kudsî kānûn-u esâsîleriyle bin üç yüz sene evvel gösterdiği gibi, yine bu dört yüz milyonun kendi kudsî esâsî kanunlarıyla beşerin bu üç dehşetli yarasını tedâvî etmesini; ve eğer yakında kıyâmet kopmazsa, beşerin hem saâdet-i hayât-ı dünyeviyesini, hem saâdet-i hayât-ı uhreviyesini kazandıracağını ve ölümü, i‘dâm-ı ebedîden çıkarıp âlem-i nûra bir terhîs tezkeresi

Sayfa 326

göstermesini ve ondan çıkan medeniyetin mehâsini, seyyiâtına tam galebe edeceğini ve şimdiye kadar olduğu gibi, dînin bir kısmını, medeniyetin bir kısmını kazanmak için rüşvet vermek değil, belki medeniyeti ona, o semâvî kanunlara bir hizmetkâr, bir yardımcı edeceğini Kur’ân-ı Mu‘cizü’l-Beyân’ın işârât ve rumûzundan anlaşıldığı gibi, Rahmet-i İlâhiyeden şimdiki uyanmış beşer bekliyor, yalvarıyor, arıyor.

اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي

Saîdü’n-Nûrsî

*

* *

Sebîlü’r-Reşâd cerîdesinde yazılmış.

Büyük Üstâd Bedîüzzamân Saîdü’n-Nûrsî’nin, İslâm Bayramı’nı tebrîk ve nûr kardeşlere teşekkürü.

[635]

بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُ دَٓائِمًا اَبَدًا

Çok yerlerden, azîz, sıddîk, fedâkâr kardeşlerimden telgraflar ve mektûblarla bayram tebrîkleri aldım. Ben çok hasta olduğum için, benim nâmıma, teşekkür ve tebrîke vârislerim Medresetü’z-Zehrâ erkānını tevkîl ediyorum.

Bu seneki bayramımız fevkalâde ehemmiyeti hâizdir. Bir taraftan İlâhî ve kudsî bir kongre hükmünde olan hacc-ı ekber, İslâm dünyasının dört köşesinden gelen beş yüz bin hâcının iştirâki, diğer taraftan Asya ve Afrika’da yeni İslâm devletlerinin teşekkülü,

Emirdağ Lahikası - 4
  • [634]

    بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ

    اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

    Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

    Evvelâ: Hem geçmiş, hem gelecek, hem maddî, hem ma‘nevî bayramlarınızı ve mübârek gecelerinizi bütün rûh u cânımla tebrîk ve ettiğiniz ibâdet ve duâların makbûliyetini Rahmet-i İlâhiyeden bütün rûh u cânımızla niyâz edip, isteyip, o mübârek duâlara âmîn deriz.

    Sâniyen: Hem çok def‘a ma‘nevî, hem çok cihetlerden ehemmiyetli iki suâllerine mahrem cevab vermeye mecbûr oldum.

    Birinci Suâlleri: Ne için eskiden hürriyetin başında siyâsetle harâretle meşgūl oluyordun? Bu kırk seneye yakındır ki, bütün bütün terk ettin?

    Elcevab: Siyâset-i beşeriyenin en esâslı bir kānûn-u esâsîsi olan “Selâmet-i millet için ferdler fedâ edilir, cemâatin selâmeti için eşhâs kurbân edilir, vatan için herşey fedâ edilir” diye, bütün nev‘-i beşerdeki şimdiye kadar dehşetli cinâyetler, bu kanunun sûiistîmâlinden neş’et ettiğini kat‘iyen bildim. Bu kānûn-u esâsî-i beşeriye, bir hadd-i muayyenesi olmadığı için çok sûiistîmâle yol açmış. İki harb-i umûmî, bu gaddâr kānûn-u esâsînin sûiistîmâlinden çıkıp, bin sene beşerin terakkiyâtını zîr u zeber ettiği gibi, on cânî yüzünden doksan maʻsûmun mahvına

Item 1 of 6