Mektub 179

Sayfa 198

ömrünün asırlar senelerinden on dördüncü asır nevrûz-u sultânî misillü bir baharı taşıyorlar. Arı kadar aklı olan, bu baharda bu çiçeklerden istifâde etmezse ne denir? Ve koca baharı görmeyen ehl-i basîrete ne denir? Ve görüp de kendini kışta zemherîre atana ne denir? Heyhat, kendine zîşuûr ve ehl-i fikir ve ehl-i basîret süsü verenlere!

Var ol, ey sevgili Üstâd! Sen bu Kur’ânî elmaslar ile o koca baharın mübeşşirisin. Cenâb-ı Hakk, maksûd ve muradınıza nâil buyursun. Âmîn duâsıyla dest ü dâmen-i muallâlarını öperim, Efendim Hazretleri.

Fakir talebeniz

Ali

(179)

(Sabrî Efendi’nin mektubudur)

Sâlifü’z-zikir eserler hakkında bir arîzacık da bu fakir ve âciz talebeniz takdîm-i huzûr-u fâzılâneleri niyetinde isem de, esâsen emel ve gayelerimiz bir olduğu için, Hâfız Ali Efendi kardeşimin şu mektubunun meâlini tekrar ile iktifâ eylediğimi arz ve hâk-i pây-i ekremîlerini öperim, Efendim.

Pür-kusur talebeniz

Hulûsî-i Sânî

(180)

(Hulûsî Bey’in fıkrasıdır)

Azîz ve muhterem Üstâdım,

Nûrların intişârında berk gibi bir sür‘at lâzım gelirken, cüz’î bir batâetten her zaman esefle bahsettiğim, ma‘lûm-u âlîleridir. Yakın vakitte bazı müştâklar daha, söz dâiresine iltihâk ettiler. Kalbime gelen bir ihtâr ile keyfiyet-i intişârı düşündüm ve şu hakîkatleri hissettim. Hatta kāni‘ oldum:

(1-) Mübârek Sözler ve Mektublar tamamen olmasa bile, bu muhîtte de hem de yazılmadan hayli intişâr etmişler.

(2-) Civar diğer vilâyet kazâlarında, bu âsârı görmek ve işitmek isteyenler çok varmış. Fesübhânallâh, bu kadar cüz’î ve nâkıs hizmetten bu derece fâide elde edilmesi de gösteriyor ki, bu Sözler ve Mektublar hakîkaten Nûr isminin tecellîleridir ki, suhûletle intişâr ediyorlar. Bu hâl karşısında hayretle tefekkürde iken, بِسْمِ اللّٰهِ

Sayfa 199

ismini alan Birinci Söz hatırıma getirildi. Ve şöyle düşündüm ki, dünyaya arkasını çeviren Üstâd, Hazret-i Gavs’ın (ks) teşvîkiyle, belki delâletiyle, Kur’ân’ın gayr-i mekşûf bir hazinesinden بِسْمِ اللّٰهِ ile giriyor, Kur’ânî tarlaya بِسْمِ اللّٰهِ diyerek Sözler tohumunu ekiyor, Furkānî bahçeye بِسْمِ اللّٰهِ diyerek nûrlu Mektublar çekirdeğini dikiyor. Emr-i İlâhî’ye imtisâlen ekilen tohum ve dikilen çekirdeklerin inkişâf ve intişârları şübhesiz hârika-âsâ olur.

Birinci Söz’deki temsîlde seyahat eden mütevâzi‘ zât, tamamen Üstâdımızdır. Nebât, ağaç ve otların ipek gibi yumuşak kök ve damarları nasıl بِسْمِ اللّٰهِ te’sîriyle, yer altında sert taşı toprağı delip geçiyorsa, aynen onun gibi بِسْمِ اللّٰهِ ile mevki‘-i intişâra vaz‘ olunan Sözler de, hârika bir tarzda arza yayılıyor. Ve en münevver ve mükemmel meyve olan beşerin mü’minlerinin kalblerine nüfûz ediyorlar. Bu bid‘atlerin kesreti ve muharriblerin bolluğu devrinde بِسْمِ اللّٰهِ ile gars olunan nûr fidanının yaprakları olan diğer Sözler ve Mektublarla, bu kudsî fidanın dal ve budakları olan Hizbü’l-Kur’ân ve bu hizbin esası ve seyyidi olan muhterem Üstâd da bir hıfz-ı gaybîye mazhar bulunuyorlar.

Şems-i Risâlet’den gelen Kur’ânî nûrların, evvelen Üstâda ve buradan da biz bîçârelere, bizlerden de diğer müştâklara -ilâ âhir- intikāl etmekte olduğunu tasavvur ettim. “Elhamdülillâh” dedim. Mühim bir rüyamda arz ettiğim vecihle, Sözlerinizin mü’minlere intişârına küçük cemâatiniz inâyet-i İlâhiye ile ahza vâsıta olmuşlar. كَمْ مِنْ فِئَةٍ قَل۪يلَةٍ غَلَبَتْ فِئَةً كَث۪يرَةً بِاِذْنِ اللّٰهِ sırrına mazhariyetle ma‘nevî galebeyi te’mîn, merkezdeki mürşidlerine müteveccih ve murâkıb küçük bir halka-i tevhîdi teşkîl edenler gibi, bu küçük cemâatinizin her biri arkasında, bir nisbet-i mütezâyide-i muntazama ile artan, mahrût şeklinde zümre-i muvahhidîni görür gibi oldum. “Allâhü Ekber” dedim. Bu kudsî tasavvuru kardeşlerimize aşağıdaki levha ile daha ziyâde îzâha çalışacağım. Bu nûrlu tefekkür, bana büyük bir ümid bahşetti. Muallim Cudi’nin kasîdesindeki şu mısrâı da derhâtır ettirdi.

Bir kıbleye bağladı kulûbü Mevlâya muhabbeti müsellem

Cem‘ etti kabâil ve şuûbu Sallallâhü Aleyhi Vesellem

Sayfa 200

İşte ittibâ‘-ı sünnete (Hâşiye) pek büyük ehemmiyet veren muhterem Üstâdımız da, bu asırda اَلْعُلَمَآءُ وَرَثَةُ الْاَنْبِيَٓاءِ sırrınca, içlerine saçılan nifâk tohumu yüzünden, her gün biraz daha tevhîdi bırakanları bir kıbleye bağlamak için, Sözler ve Mektubât nâmındaki nûrlu eserlerle ehl-i îmânı irşâda çalışıyor. Küffâra, hatta cin ve şeytanlara dahi mebde’-i nüzûlündeki gibi, nusûs-u Kur’âniyeyi i‘lân ediyor. Mahfî i‘câzı ızhâr ediyor.

Vahdetü’l-Vücûd’a dâir olan risâleyi mühim zâtlara okuduktan sonra, bir sevk-i ma‘nevî ile ihtiyârsız, bir yere daha gittim. Orada Vahdetü’l-Vücûd meşreb sâhibi âlim bir zâtı hazır buldum. Vahdetü’l-Vücûd hakkındaki mektubu okudum. Daha doğrusu, ihtiyârsız olarak okudum. Müstemi‘ olan o mühim âlim, bidâyette cüz’î i‘tirâz parmağını uzatmak istedi. Sonuna kadar dinlemesini ihtâr ettim. Tamamen okuduktan sonra, o zât hayretinden Sözler’in büyüklüğünü ve “Bu zamanda böyle büyük kelâmı, acaba kim yazabilir?” diye merakı ve suâli üzerine, Kur’ân’ın feyzine mazhar olan Üstâdımızı haber verince, o zât tamamıyla arz-ı teslîmiyet eyledi.

İşte, bu ihtiyârım olmayarak bu acîb tesâdüf ve teslîmiyette kader-i İlâhînin bu cilvesi, da‘vâmıza sâdık bir burhân ve tesâdüf oyuncağı olmadığımıza büyük bir delildir. اِنَّ اللّٰهَ عَلٰى كُلِّ شَيْءٍ قَد۪يرٌ

Hulûsî

(181)

(Hüsrev’in fıkrasıdır)

Sevgili Üstâdım,

‘Mirkatü’s-Sünne ve Tiryâk-ı Maraz-ı Bid‘a' ismine hakîkaten elyak olan Otuz Birinci Mektub’un Beşinci Lem‘asını kardeşlerimle ve dostlarla defaâtle okudum. Gāyet azîm bir tebşîrât-ı Peygamberî ile başlayan bu risâlenin on bir nüktesinden her bir nüktesi, başka bir hüsün ve başka bir letâfette yazılmakla beraber; ittibâ‘-ı sünnetin maddî ve ma‘nevî fevâidi ta‘dâd

Hâşiye: Hulûsî’nin tekerrür etmiş مِنْ حَيْثُ لَا يَشْعُرْ bir kerâmet-i ihlâsiyesi şudur ki, yeni yazılan ve daha ona gönderilmeyen risâlelerin mevzuunu teşkîl eden bir esası mektubunda yazar. Âdetâ istiyor. Çok def‘a olduğu gibi şimdi de, ittibâ‘-ı sünnete dâir Mirkatü’s-Sünne’ye sarîh bir sûrette bir hiss-i kablelvukū‘ ile taleb ediyor.

Saîdü’n-Nûrsî

Barla Lahikası
  • ömrünün asırlar senelerinden on dördüncü asır nevrûz-u sultânî misillü bir baharı taşıyorlar. Arı kadar aklı olan, bu baharda bu çiçeklerden istifâde etmezse ne denir? Ve koca baharı görmeyen ehl-i basîrete ne denir? Ve görüp de kendini kışta zemherîre atana ne denir? Heyhat, kendine zîşuûr ve ehl-i fikir ve ehl-i basîret süsü verenlere!

    Var ol, ey sevgili Üstâd! Sen bu Kur’ânî elmaslar ile o koca baharın mübeşşirisin. Cenâb-ı Hakk, maksûd ve muradınıza nâil buyursun. Âmîn duâsıyla dest ü dâmen-i muallâlarını öperim, Efendim Hazretleri.

    Fakir talebeniz

    Ali

    (179)

    (Sabrî Efendi’nin mektubudur)

    Sâlifü’z-zikir eserler hakkında bir arîzacık da bu fakir ve âciz talebeniz takdîm-i huzûr-u fâzılâneleri niyetinde isem de, esâsen emel ve gayelerimiz bir olduğu için, Hâfız Ali Efendi kardeşimin şu mektubunun meâlini tekrar ile iktifâ eylediğimi arz ve hâk-i pây-i ekremîlerini öperim, Efendim.

    Pür-kusur talebeniz

    Hulûsî-i Sânî

    (180)

    (Hulûsî Bey’in fıkrasıdır)

    Azîz ve muhterem Üstâdım,

    Nûrların intişârında berk gibi bir sür‘at lâzım gelirken, cüz’î bir batâetten her zaman esefle bahsettiğim, ma‘lûm-u âlîleridir. Yakın vakitte bazı müştâklar daha, söz dâiresine iltihâk ettiler. Kalbime gelen bir ihtâr ile keyfiyet-i intişârı düşündüm ve şu hakîkatleri hissettim. Hatta kāni‘ oldum:

    (1-) Mübârek Sözler ve Mektublar tamamen olmasa bile, bu muhîtte de hem de yazılmadan hayli intişâr etmişler.

    (2-) Civar diğer vilâyet kazâlarında, bu âsârı görmek ve işitmek isteyenler çok varmış. Fesübhânallâh, bu kadar cüz’î ve nâkıs hizmetten bu derece fâide elde edilmesi de gösteriyor ki, bu Sözler ve Mektublar hakîkaten Nûr isminin tecellîleridir ki, suhûletle intişâr ediyorlar. Bu hâl karşısında hayretle tefekkürde iken, بِسْمِ اللّٰهِ

Item 1 of 3