Mektub 336

Sayfa 424

ehl-i nûr ve ehl-i îmândan meded ve inâyet ve nusretini ebede kadar kesme Yâ Rab. Âmîn, âmîn, âmîn. بحرمة سيّد المرسلين Üstâdım efendim.

Duâlarınıza çok muhtâç duâcınız pek hakîr ve çok kusûrlu şâkirdiniz

Ahmed Fuâd

[336]

بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Garîb bir münâzara-i nefsiyemi, bana mahsûs iken, berây-ı ma‘lûmât size yazmak hâtırıma geldi. Şöyle ki: Başım üstündeki sizce maʻlûm levha, nefsimi tam susturduğu hâlde, bu gece nefs-i emmârenin silâhını daha musırrâne isti‘mâl eden kör hissiyâtım, damarlarıma tam dokundurup, tesemmüm ve hastalıktan gelen ziyâde teessür ve hassâsiyet ve şeytândan gelen ilkāât ve fıtrî hubb-u hayâttan gelen acîb bir hâletle, o ikinci nefs-i emmâre hükmünde olan kör hissiyât, benim vefât ihtimâlinden şiddetli bir me’yûsiyet ve teellüm ve kuvvetli bir hırs-ı zevk ve lezzetle kalp ve rûhuma tam ilişti. “Ne için istirâhat-ı hayâtına çalışmıyorsun, belki reddediyorsun; ve gāyet zevkli ve ma‘sûmâne lezzetli bir hayat ve bir ömür, kendine nûr dâiresinde aramıyorsun;

Sayfa 425

ve ölmeye karar verip râzı oluyorsun?” dedi ve dediler. Birden gāyet kuvvetli iki hakîkat, o ikinci nefs-i emmâreyi şeytânla berâber susturdu.

Birincisi: Mâdem Risâle-i Nûr’un vazîfe-i kudsiye-i îmâniyesi, benim ölümümle daha ziyâde hâlisâne inkişâf edecek; ve hiçbir cihetle dünya işlerine ve benlik ve enâniyete vesîlelikle ithâm edilmeyecek; ve rekābeti tahrîk eden hayât-ı şahsiyemi bulmadığı için daha mükemmel ve ihlâs ile o vazîfe devam edecek. Hem ben dünyada kaldıkça gerçi bir derece yardımım olabilir, fakat âdî şahsiyetimin ehemmiyetli rakîbleri ve münekkidleri, o şahsiyeti ithâm edebilir ve Risâle-i Nûr’a ihlâssızlıkla ilişebilir ve bir derece çekinir, çekindirirler. Hem bir derece bekçilik yapan bir şahsiyetin yatmasıyla, o dâire-i nûrâniyedeki bütün ehl-i gayret müteyakkız davranır. Bir nöbetdâr yerine, binler bekçi çıkar. Elbette ölüm gelse, baş üstüne geldin demek gerektir.

Hem mâdem nûr şâkirdlerinden çokları hem malını, hem istirâhatini, hem dünya zevklerini, hem lüzûm olsa hayatını nûrun hizmetinde fedâ ediyorlar, sen ey nefsim, neden fedâkârlıkta en geri kalmak istersin?

Hem kat‘iyen bil ki, çok bîçârelerin hayât-ı bâkiyelerini nûrlarla kurtarmak hizmetinde, fânî ve zahmetli ihtiyârlık hayatını memnûniyetle bırakmaya lüzûm olsa veya vakti gelse, râzı olmak gāyet lezzetli bir şereftir.

Sayfa 426

İkincisi: Nasıl ki âciz, zayıf bir adam, bir batmanı kaldıramadığı hâlde, on batman yük üstüne yığılmış bulunsa; ve dostları onu çok kuvvetli bilip ona gizli za‘fına yardımdan ziyâde, ondan yardım istedikleri hâlde; o bîçâre de onların hüsn-ü zannını kırmamak veyahud kendini çok aşağı göstermemek için, gāyet ağır ve soğuk olan gösteriş ve tekellüflerle kendini yüksek ve kuvvetli göstermeye çalışmak çok elîm ve zevksiz olması gibi; aynen öyle de, ey kör hissiyâtın içine giren nefs-i emmâre! Bu âdî şahsiyetimin ve bir çekirdek kadar ehemmiyeti olmayan isti‘dâdımın yüz derece fevkinde ve sırf bir inâyet-i Rabbâniye olarak bu karanlıklı ve çok hastalıklı asırda, Kur’ân’ın eczâhâne-i kudsiyesinden çıkan ve rahmet-i İlâhiye ile elimize verilen Risâle-i Nûr’daki hakîkatlere, o şahıs masdar ve menba‘ ve medâr olamaz. Belki yalnız çok bîçâre ve muhtâç ve Kur’ân kapısında bir sâil ve muhtâçlara yetiştirmeye bir vesîle olduğum hâlde, nûrun muhlis ve hâlis, sıddîk ve sâdık, sâfî ve fedâkâr şâkirdleri, o bîçâre şahsiyetim hakkında yüz derece ziyâde hüsn-ü zanlarını kırmamak ve hissiyatlarını incitmemek ve nûrlara karşı şevklerine ilişmemek ve üstâd nâmı verdikleri o bîçâre şahsı, onların hâtırı için çok aşağı olduğunu göstermemek ve ağır ve elemli tekellüflere ve tasannu‘lara mecbûr olmamak için ve yirmi sene tecrîdin verdiği tevahhuş için, hattâ dostlarla dahi hizmet-i nûriye olmazsa görüşmeyi terkediyorum ve etmeye rûhen

Sayfa 427

mecbûr oluyorum. Ve tekellüfe ve kıymetimden ziyâde kendimi göstermeye ve ziyâde hüsn-ü zan edenlere karşı hoş görünmek için kendimi makām sâhibi göstermek ve sırr-ı ihlâsa tam münâfî kendini büyük göstermek ve vakār perdesi altında benliğin zararlı ve fânî zevkini aramak hâletleri ise, ey nefsim, meftûn olduğun o zevkleri hiçe indirirler.

Ey nefis! Ey zevke mübtelâ bedbaht kör hissiyât! Binler dünyevî zevki alsan, bu vaziyette yine bozulur, o zevk ayn-ı elem olur. Mâdem yüzde doksan mâzîdeki ahbap, âdetâ güyâ beni berzaha çağırıyorlar. Bu hâzır zamandaki on dosttan ben kaçmaya mecbûr oluyorum. Elbette bu ihtiyârlık ve yalnızlık hayata, berzah hayât-ı ma‘neviyesi bin derece müreccahtır, diye bu iki hakîkatle hadsiz şükür olsun o ikinci nefs-i emmâre tam susturuldu, kalp ve rûhtan gelen zevke râzı oldu, şeytân dahi sustu. Hattâ damarlarımdaki maddî hastalık da gāyet hafifleşti.

Elhâsıl: Ölsem, vazîfe-i nûriye daha ziyâde ihlâs ile rekābetsiz, ithâmsız inkişâf eder. Hem bu zamanda aramadığım cüz’î, muvakkat zevk ve bu hayat ve dünya gözüyle fütûhât-ı nûriyeden gelen lezzet bedeline, çok ağır ve soğuk ve nâhoş tekellüf elemlerinden ve hodfurûşluk zahmetlerinden ve tasannu‘ zararlarından kurtulmak vardır.

Sayfa 428

Hem bu senede bir def‘a ey nefs, rûh ve kalp ile berâber çok müştâk olduklarınız, eski zevkli ve hayatımdaki yaşadığım memleketleri ve ünsiyet ettiğim ahbapları ve müfârakatlerinden çok mahzûn olduğum kardeşleri görmek için berâber, kısmen hakîkaten, kısmen hayâlen o geçmiş mâzîde gezdin. Sen de gördün ki, o sevimli ve müteaddid vatanlarımda, yüzde ancak bir iki ahbâbı bulabildin. Ötekiler, bütün berzah âlemine göçmüşler ve o sevimli hayat levhaları değişmiş, elîm ve hazîn bir vaziyet almış. Daha o ahbapsız yerleri görmek istenilmez. Onun için bu hayat ve bu dünya, bizi kovmadan evvel ve haydi dışarıya demeden, biz kemâl-i izzetle, Allâh’a ısmarladık deyip izzetimizle bu fânî zevklerimizi bırakmalıyız.

اَلْبَاق۪ي هُوَ الْبَاق۪ي

Umûm kardeşlerimize binler selâm ve duâ eden, hasta fakat tam mesrûr kardeşiniz

Saîdü’n-Nûrsî

Yukarıdaki (Elhâsıl) ile başlayan kısım beş maddelik levhaya ilâve edilmiş.

*

* *

[337]

بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ

وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪

اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

Evvelâ: Sizleri ve umûm Risâle-i Nûr şâkirdlerini ve bilhâssa Medrese-i Nûriye’nin

Emirdağ Lahikası - 2
  • ehl-i nûr ve ehl-i îmândan meded ve inâyet ve nusretini ebede kadar kesme Yâ Rab. Âmîn, âmîn, âmîn. بحرمة سيّد المرسلين Üstâdım efendim.

    Duâlarınıza çok muhtâç duâcınız pek hakîr ve çok kusûrlu şâkirdiniz

    Ahmed Fuâd

    [336]

    بِاسْمِه۪ سُبْحَانَهُ

    وَاِنْ مِنْ شَيْءٍ اِلَّا يُسَبِّحُ بِحَمْدِه۪

    اَلسَّلَامُ عَلَيْكُمْ وَرَحْمَةُ اللّٰهِ وَبَرَكَاتُهُٓ اَبَدًا دَٓائِمًا

    Azîz, Sıddîk Kardeşlerim,

    Evvelâ: Garîb bir münâzara-i nefsiyemi, bana mahsûs iken, berây-ı ma‘lûmât size yazmak hâtırıma geldi. Şöyle ki: Başım üstündeki sizce maʻlûm levha, nefsimi tam susturduğu hâlde, bu gece nefs-i emmârenin silâhını daha musırrâne isti‘mâl eden kör hissiyâtım, damarlarıma tam dokundurup, tesemmüm ve hastalıktan gelen ziyâde teessür ve hassâsiyet ve şeytândan gelen ilkāât ve fıtrî hubb-u hayâttan gelen acîb bir hâletle, o ikinci nefs-i emmâre hükmünde olan kör hissiyât, benim vefât ihtimâlinden şiddetli bir me’yûsiyet ve teellüm ve kuvvetli bir hırs-ı zevk ve lezzetle kalp ve rûhuma tam ilişti. “Ne için istirâhat-ı hayâtına çalışmıyorsun, belki reddediyorsun; ve gāyet zevkli ve ma‘sûmâne lezzetli bir hayat ve bir ömür, kendine nûr dâiresinde aramıyorsun;

Item 1 of 5