(200)
(Hulûsî’nin fıkrasıdır)
Bu Mirkatü’s-Sünne olan mübârek mektub hakkındaki ihtisâslarımı arza maalesef muktedir değilim. Fakat istikametli tefsîr, i‘câzlı beyân, nûrlu beyân gibi şânına lâyık ta‘bîrle tavsîf edebileceğim Beşinci Lem‘anın on bir nükteyi ihtivâ edişini ma‘nîdâr buldum. Sanki ma‘nen diyor: Sünnete ittibâ‘ ile mükellef olduğumuz, ol Nebiyy-i Zîşân’ın taraf-ı İlâhîden getirip haber verdiği yakînen ma‘lûm olan şeylerin hak olduğunu bilip, kalb ile tasdîk ve dil ile ikrâr etmek sûretiyle, ta‘rîf olunan îmân ve İslâm’ın şartlarının mecmûu olan on bir adediyle bu nûrlu mektubdaki nüktelerde sarîh tevâfuk vardır. Madem böyledir, mü’minim diyen ittibâ‘-ı sünnet etmeli. Elhamdülillâh Müslümanım iddiâsında bulunan ve لِمَ تَقُولُونَ مَا لَا تَفْعَلُونَ itâbından kurtulmak isteyen, sünnete yapışmalı, -ilâ âhir- hakāiki ders veriyor.
Bu mektubu almazdan evvel, Allah hayretsin, bir gece rüyamda büyük bir câmi‘de bulunuyorum. Namaz kılındıktan sonra, ben kapıya yakın bir yerde ayakta duruyorum. Baktım ki, mihrâbın sol tarafından küçük ve toplu bir cemâat geliyor. Bana yaklaştıkları zaman, “İşte Abdülkādir-i Geylânî (ks) Hazretleri” diye kulağıma bir ses geldi. Gayr-i ihtiyârî, “Meded yâ Gavs-ı A‘zam” diyerek, ağlayarak ayağına kapandım. Mübârek sol elleriyle beni yerden kaldırdılar ve şefkat gösterdiler. Kendileri uzun boylu, çok mehîb ve üzerlerinde siyah bir sako, mübârek sakalları siyah, pek az ağarmış, beşûş ve nûrânî bir çehre, mübârek başlarında bir mahrût-u nâkıs şeklinde yüksek ve çok beyaz bir sarık vardı. Câmi‘den çıkınca, bitişik bir odada cemâatle beraber oturduğumuzu da hatırlıyorum. Bu rüya bana çok zevk vermekle beraber, duâ ve himmetlerinin Hizbü’l-Kur’ân üzerinde her zaman mevcûd bulunduğuna daha ziyâde yakîn hâsıl ettirdi.
Hulûsî
(201)
(Sabrî’nin fıkrasıdır)
Bu kerre, bir kıt‘a lütufnâme-i fâzılâne-i mergūbeleriyle tereşşuhât-ı Kitâb-ı Mübîn’in bir zübdesi bulunan, Fihriste-i Mübîn’in Dördüncü Kısmını, Süleyman Efendi kardeşimiz yediyle aldım ve okudum. Müellifine, kâtibine, nâşirine, hâdimlerine binler duâlar ettim. Hakîkaten vakt-i kırâatim olan iki saat zarfında, Risâletü’n-Nûr ve Mektûbâtü’n-Nûr’un kâffesini icmâlen okumuş kadar mütelezziz ve müstefîd ve mütefeyyiz oldum. Ve şöyle dedim: Lütufnâme-i keremkârîlerinde işaret buyurulduğu üzere dört nüsha değil, belki birkaç ay, her vazîfeye tercîhen fihristeyi teksîr ve neşre sa‘y etmeliyiz.
Mademki gayemiz neşr-i envâr-ı hakāik-i Kur’ândır. Bu mübârek ve kıymetdar eser-i girân-bahâ ise, hakāik-i Kur’âniyenin hulâsası ve zübdesi ve ta‘bîri câiz ise tam bir pişdârıdır. Miftâhü’n-nusret ve mirkatü’l-fütûhâttır.
Üstâd-ı Azîzim, mukaddemen, bu kıymetdar eserleri avn-ı İlâhî ile vücûda getirdikçe, bu kusurlu talebenizi de bir muhâtab addederek her bir eseri irsâl ve tenvîr buyurmakta idiniz. Fakat o zamanlarda, gayr-i ihtiyârî nûrla zulümât karşısında bulunmaklığım hasebiyle, nûrlar ile aramdaki perde açılmamıştı. Şimdi o semm-i kātil ta‘bîrine lâyık, muhâlif, zıd, menfî cereyânların zevâliyle, envâr-ı bînihâye-i Kur’âniyenin, elhamdülillâh kapıları açıldı. Sâlifü’l-arz zulümâtın zebûnu bulunduğum sıralarda münteşir âsârı tekrar okuyup yazıyorum.
Risâlelerin derece-i kıymetlerini ve bahşettiği feyzi ve fevzi arz etmek, lisân ve kalemin fersah fersah iktidarının fevkındedir. Bu mübârek ve kudsî tereşşuhât-ı Kur’âniye ve lemeât-ı Furkāniyeyi, hakîkî bir dellâl-ı Kur’ân olmalı ki, hakkıyla takdîr ve senâ edebilsin. Zîrâ bu hayat-ı hakîkiye ve sermediye hazinelerindeki müsta‘mel kelimât ve ta‘bîrâtın kâffesi, sâirlerine min külli’l-vücûh fâik ve bâkir beyânâtı hâvî, kemâl-i selâset ve cezâlet ve şâyân-ı gıbta ve hayret ve dirâyeti müştemil ve câmi‘ cümel ve fıkarât ism-i Bedî‘ ve Hakîm’in bir cilve-i hâssa ve mümtâzesidir, dersem binden bir hakkını bile vermiş olamam.
Hulâsa, bu nûrların kâffesi, Deccâllara mahsûs ve müstahzar elmas gülleler; ve ehl-i îmân için menba‘-ı envâr-ı hakāik olan Kur’ân-ı Hakîm’den son asırda nebeân etmiş, binler âb-ı hayat-ı bâkiye hazineleridir.
Sabrî