Yükleniyor...
Risale-i Nur
Dil

Evet, fenâ bir şeye düşmemek için kullanılmakta olan îkāz âleti denilen ( اَلَا ) ile, onların da‘vâları halkın nazarında tezyîf ve ibtâl edilmiştir. Tahkîki ifade eden ( اِنَّ ) ile, da‘vâlarında iddiâ ettikleri hakkāniyet ve ma‘lûmiyet reddedilmiştir. Hasrı ifade eden ( هُمْ ), onların ( اِنَّمَا ) ve ( نَحْنُ ) ile mü’minlere karşı yaptıkları ta‘rîzi cerh edici bir mukābeledir. Cins ve hakîkati ifade eden اَلْمُفْسِدُونَ ’deki harf-i ta‘rîften anlaşılır ki, onlar müfsidlerin hakîkatiyle ittihâd etmişlerdir. Şuûrdan mahrum olduklarını ifade eden وَلٰكِنْ لَايَشْعُرُونَ cümlesi, onların zu‘umlarınca da‘vâlarının ma‘lûmiyeti dolayısıyla nasihate ihtiyaçları olmadığına ve nasihat edenleri tezyîf ettiklerine karşı bir müdâfaadır.


وَاِذَاق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُواكَمَآ اٰمَنَ النَّاسُ قَالُٓوااَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُ اَلَآاِنَّهُمْ هُمُ السُّفَهَٓاءُ

وَلٰكِنْ لَايَعْلَمُونَ

Yani, “Halkın îmâna geldikleri gibi siz de îmâna geliniz, diye îmâna da‘vet edildikleri zaman, ‘Süfehâ takımının îmâna geldiği gibi, biz de mi îmâna geleceğiz?' diye cevabda bulunurlar. Fakat süfehâ takımı, ancak ve ancak onlardır. Lâkin bilmiyorlar.” Bu âyeti mâkabliyle rabt ve nazım eden cihetlere gelince: Bu iki âyet, münâfıkların cinâyetlerini hikâye ettiği gibi, onlara hem nasihat, hem irşâd vazîfesini de görüyor. Binâenaleyh bu iki âyetin arasındaki atıf, ya onların mü’minlere isnâd ettikleri sefâhet cinâyetini kendilerinin arzda yaptıkları ifsâd cinâyetine atıftır. Veyahud emr-i bilma‘rûfu tazammun eden ikinci âyet, nehy-i anilmünkeri ifade eden birinci âyete atıftır. Demek bu iki âyet arasındaki cihetü’l-vahdet, ya cinâyettir veyahud irşâddır. Bu âyetteki cümlelerin arasındaki cihet-i irtibât ise: Vaktâki وَاِذَاق۪يلَ لَهُمْ اٰمِنُواكَمَآ اٰمَنَ النَّاسُ cümlesiyle, farz-ı kifâye olan nasihat vazîfesi îfâ edilmek üzere kâmil insanlardan ibâret olan cumhûr-u nâsa ittibâen, hâlis bir îmâna da‘vet edildikleri zaman, onların enâniyet-i câhiliyeleri heyecana gelerek, قَالُٓوااَنُؤْمِنُ كَمَٓا اٰمَنَ السُّفَهَٓاءُ deyip, gurur ve inâdlarında ısrar ettiler.